21 Ocak 2011 Cuma

Karadeniz'de gemileri batmak

Bu deyimi hep duyardım duymasına ama tam olarak ne olduğunu anlamam için şuanda bulunduğum yerde çalışmam gerekiyormuş. 1,5 yıldır yaptığım iş, gemilere dünyanın tüm limanlarında yağ ve yakıt alıp satmak. Bunker Trader. İşimin ayrıntılarına pek girmeyeceğim. İlerde birgün belki.
Deyimden bahsetmek istiyorum biraz.
"Karadeniz’de gemilerin mi battı?"cümlesinin "Derin derin ne düşünüyorsun?" manasında kullanıldığını bana babam öğretti. Bu gibi cümleleri, bilmediğim tüm kelimeleri küçükken sürekli babama sorardım. Batmak ne demek ? Gemi ne demek ? Deniz ne demek ? Niye Karadeniz ? Tek deniz o mu ? Konumuzla ne alakası var ? Gemisi batan sadece düşünür mü ? gibi gibi çeşitli uzun uzun sorular sorardım. Zaten her zaman çok meraklı birisiydim. Çocukluğum da sürekli sorularla geçti haliyle... Herşeyin anlamını uzun uzun sorar, irdeler ve incelerdim. Büyüdüm ve gördüm ki, babamla küçükken oynadığımız soru-cevap oyunları hayatıma çok şey kattı.
Şimdi gemi diyince akla gelen görüntü genelde aşağıdaki gibi bir gemidir.


Enfes bir cruise gemisi...

Oysa ki bizim çalıştığımız gemiler genelde bunlar gibi oluyor ;


Dünyanın en büyük yük gemisidir kendisi.

Veee....

Bu minikte bizim şirketin gemilerinden sadece birisi.

Küçükken hep en üstteki gibi gemileri hayal ederdim, büyüdüm ve bu işe girdim. Şimdi bunlardan başka gemi hayal edemiyorum. Şahane cruise gemileri garip geliyor :)

Karadeniz'de gemisi batan adamı ben gördüm!!!...
Gerçekten gördüm. Çarpışanlar, yolda kalanlar, yük ıslatanlar, yan yatanlar. En kötüsü karaya oturanlar. Burda çalıştığım sürede bir sürü şey öğrendim. Armatörler der ki : "Gemi karaya oturacağına batsın." Çünkü batınca sigortadan parasını alıyorsun, borçlarını ödemiyorsun. Armatörlük öyle prestijli bir isim gibi gözükse de çok ama çok zor bir iş. Stres bir kere insanları öldürüyor. Ucuz işçi çalıştırıldığı için ve operasyona yeterince bilgisi olmayan ya da dikkat etmeyen insanlar koydukları için; gemi gittiği limanlarda günlerce yatabiliyor. Ya da ekstradan bir sürü masrafı çıkabiliyor. Bir de üzerine gemi karaya oturunca, çekiciye verilen para, tersaneye verilen para, o sürede olağan tüm masraflarda aynen devam ettiği için batsın daha iyi diyorlar. Önceleri garip geldi, "manyak mısınız niye batsın güzelim bilmem kaç bin tonluk gemiler!!" diye düşünüyordum. Üstelik o demir yığını denizede kirlilik, çünkü batan gemiyi kimse çıkarmaz. Örneğin TITANIC... 


Şuanda boğazda 23 batık gemi olduğunu biliyor muydunuz. Hemen aşağıdaki linkten bir göz atabilirsiniz ayrıntılara.
http://www.denizhaber.com/HABER/24823/3/gemi-deniz-bogazlar-batik.html


Gemiler batmasın, deniz kirlenmesin... 
Gemiler batmasın, ruhumuz kararmasın... 


Benim ruhumda batık gemilerle dolu. O yüzden hayatımda daha fazla geminin batmamasına ihtiyacım var şuanda...

herşey her yerde...

Bugün herşey her yerde, herkes her yerde, aklım hep başka yerde. Ama tam olarak nerde?!
Ara sıra böyle anlamsız yazılar yazabilirim, içinde benim bir sürü anlam yüklediğim kelimelerle birlikte. Bu yıl başaklar için sanatsal aktivite içinde olacak diyorlar. Sanat yönümü geçen yıl hiç ama hiç doldurmadım. Bir sürü küçük çizim, birkaç büyük çizimlerim dışında bir yılı aslında bomboş geçirdim. O çizimlerde haliyle son derece depresif, yalnızlık dolu oldular. Bu yıl karakalemin köküne inip ağır çalışmalar yapmayı düşünüyorum, daha özgün, daha damla olan. Belki ilerde paylaşabilirim azıcık azıcık çizimlerimi. Bu konuda evet kabul ediyorum, bir sır gibi kendime sakladım bu yönümü. Lisede beni yarışmaya sokmaya çalışan resim öğretmenim, bu yeteneği bana geçiren babam dışında pek kimse bilmez ne kadar iyi resim yapabildiğimi. Ben bile :) Kimseye göstermediğim için kapalı bir kutu bu yönüm.

Tabi bir de yazdığım minik hikayeler var, ki bunları bırakalı uzun zaman oldu. Hayal gücümü genişleten, geliştiren bu önemli iki şeyi bırakmam, aksatmam iyi olmadı bence.

Sanatla ilgili geçen yıl ne yaptım diye düşünüyorum. Bale, opera, tiyatro, sergi, müze, saray, bienal... 2010 da hayatımda yok denecek kadar vardı. Bir iki de konsere, festivale gittim. Bu yıl açığı kapatmam lazım.

Kafam o kadar karışık ki, yazmam yazmam yazmam lazım. Durmadan. Toparlayabilmem için herşeyi. Önümüzdeki birkaç günü kendime ayırmam lazım sadece. Çünkü görünen o ki etrafımda güvenebileceğim, anlatabileceğim, paylaşabileceğim pek kimse yok. Bu dünyaya hep yalnız geliyoruz, yalnız gidiyoruz. Ömür geçtikçe sanırım insan daha da yalnızlaşıyor. Fikirler değişiyor, hayatlar değişiyor, istekler amaçlar, gelecekler değişiyor. Bu da insanları en yakınlarından gitgide ayırıyor. Sanal dünya da bizi gitgide sanallaştırıyor. Ama elle tutulana bakınca yalnızız aslında çoğu zaman. Ki bu hiç sorun değil. İnsanoğlu herşeyi zamanla öğreniyor. Hemen hemen herşeyi. Bazıları çok zaman alıyor, bazıları saniyeler. Bazı şeylerde de zorunda bırakılıyorsun. En zoru da bu. Hayatının ucunda kenarında bile olmasını istemediğin şeylerle yaşamak zorunda bırakılıyorsun.

Neyse bırakalım bunları. Karışıklık nasıl gider ? Kırışıklık gibi bununda bir kremi olsa, sürsen çözülse herşey...

17 Ocak 2011 Pazartesi

Çilekli durak

Merhaba herkese, 

Bu yazının isminin çilekli durak olması sadece bana o günü hatırlatacak bir kelime olmasındandır. Birkaç gün önce bir durakta yazdığım bu yazıyı sizinle paylaşmak istedim...
Tabi bu yazıyı yazarken aşağıdaki gibi konforlu bi durakta olmak isterdim...

"Neymiş, 14 Ocak 2011 miş. Saat tahmini 8'e geliyor. Atatürk Cad. Ulaştır Sokak durağındayım. Evet tam olarak durakta :) Hayatım boyunca hep sevmişimdir durakları. Bunun gibi sessiz olanları değil de, Kadıköy, Göztepe, Yenisahra durakları mesela, onları daha bir sevmişimdir. 


Duraklar... İnsan hayatında da olan duraklar. Duraklama anları. Hapşururken kalbinin durduğu anlar, aşık olduğunda hayatının durduğu anlar, heyecandan nefesini tutup kaldığın anlar, gülmekten nefes alamadığın anlar; giderken sevdiğin arkasından baktığın ve o gittikten sonra geride kalan koca bir yalnızlığın geçmesini beklediğin anlar. Tüm bu duraklar bizi daha güçlü, daha mutlu, daha huzurlu yapan duraklar. Duraklardan çok şey öğrenebilir insan. İnsanlık ta buna dahil. 

Durakta öylece oturursun. Tam da bu cümleyi yazmıştım ki bir adam bana buralarda market var mı diye sordu. Eşi de yanında, meyve alacaklarmış. "bak yerde çilek var ama reçel, olma mı ?" diyecektim :))  Yere düşüp kırılmış kavanoz parçalarının arasındaki çilek reçeli!! Her geçen sanki burda katliam yapmışım gibi yüzüme bakıyor. Zaten durakta yazı yazan bir deli görüyorlar, bir de çilek reçeli fazla tabi!! Gelen otobüslere binmeyen sıkı sıkıya giyinmiş bir kız. Giyinmek demişken, aklıma ayaklarımın ne kadar da üşüdüğü, keşke 2 çorap giyseydim düşüncesi geliyor. Evet evet çok soğuk. Hastalığın pençesinden henüz kurtulamamış biri olarak tekrar kendimi o kollara atmamalıyım. 

Yazmak iyi geldi ama şimdilik. Ahh bir de çizebilsem..."

11 Ocak 2011 Salı

İlk yazı...



Bu ilk yazım. İlk kez bu kadar herkese açık olabilecek bir yerde yazıyorum. Belki kimse okumaz ama ben yine de yazıyorum. İlkokuldan beri arkadaşım olan güzel insan Pelin Durukan'a teşekkür etmem lazım bunun için. Onu da bir yazıda ayrıca yapacağım zaten :) 

Kendisi sıkı bir blogger dır. Burdan blogunu ziyaret edebilirsiniz. http://plndrkn.blogspot.com/
Biraz beni yazmaya iten sebepten bahsetmek istiyorum bu ilk yazımda.
Yorgunluk...
Yoruldum artık herşeyden... Dost sandıklarımın kazıklarından, işten, aşktan, aileden, sürekli hasta olmaktan... Yorulmadığım birşey yok ki. Ne sağlık kaldı, ne huzur, ne de dost. Kendimle başbaşa kaldım. Herşey o kadar karışık ki, bu yazı da da bir düzgünlük aramamalısınız. Karmakarışık kafam, hayatım, geleceğim, geçmişim, şuan. Bu yüzden durmaya karar verdim olduğum yerde, karmaşıklığın ortasında. Eskiden hep çırpınırdım çıkmak için, çırpındıkça bataklıktaymışım gibi batardım gitgide. Bu yüzden durmaya ve hiçbir şey yapmamaya karar verdim bu defa. O yüzden yazmak istedim. Bu yazı; bir harekette bulunmadan sadece düşüncelerimi yazıya geçirip, sonradan okuyup toparlayabileceğim kelimeleri oluşturuyor.
İlk yazımda bu kadar karamsar olmak istemezdim doğrusu ama beni genelde yazmaya iten sebep hep bu karamsarlık oluyor. Ortaokuldan beri tuttuğum günlüklerin hepsine bakıyorum da, genelde kötü günlerim yazıyor. Sanırım bu benim arınma şeklim. Yazmak... Sanki her kelime içimdekileri tek tek yeniliyor. Arınıyorum her kelimeyle. Bu yüzden durmadan yazmak yazmak istiyorum.
Güzel şeylerde yazmak istiyorum elbet. Bakalım, girdik bir yola, yol bizi nereye götürecek...
Benim içimde neler yeşerecek göreceğiz...