17 Mart 2011 Perşembe

2 kelime öteye taşındık...

www.damlaarslan.com


Herkese Merhaba,

Uzun zamandır içinde herşeyi tutabileceğim bir site istiyordum. Ön hazırlık olarakta burdan blog yazmaya başladım. Başladım başlamasına ama daha gelişemeden blogspot yasaklandı. Yasaktan önce de varolan ancak içeriği tam olarak hazır olmayan sitemin yapım aşaması böylelikle hızlanmış oldu. Wordpress yüklendi, tema seçildi, başlıklar, renkler, fontlar, burdaki yazıların oraya taşınması vs. derken bir aşamaya gelindi.

Yeni sitemin yapımı aşamasında bu konuda yetkin olan sevdiğim sayesinde isteğim gerçekleşti. Ve ben çok mutlu birisi oldum :)

Gelişecek çok şey var daha ama dayanamadım. Paylaşmak istedim. Bu konuda çok heyecanlıyım. Çok değişik fikirlerim ve elimden geldiği kadarıyla ömrüm boyunca burada paylaşacağım.

Beni görebilen, bu yazıyı okuyabilen herkesi oraya beklerim. Beni oradan takip etmenizi dilerim...

Burdan ya da www.damlaarslan.com  linkinden yeni sitemi ziyaret edebilirsiniz.

Yeni sitemde, yeniliklerle görüşmek dileğiyle... :)




......

6 Mart 2011 Pazar

Öğretmenin gösterdiği hedef

Başlığa bakılırsa gösterilen hedefi anlatacağım anlaşılabilir. Şimdiden söyleyeyim amaç o değil. Sonra hayal kırıklığına uğramayın. Taşınmamızın üzerinden birkaç hafta geçti ancak hala yerleştirilecek, düzenlememiş ve hatta yıllardır karman çorman duran şeyleri de hazır taşınmışken bir el atma durumu ortaya çıktı. El attıkça ortaya güzel şeylerde çıkmadı değil.

Aşağıda göreceğiniz iki resimde tarafımda değişik yıllarda yapılmış resimlerdir. Aradaki benzerlikte gözle görülebiliyor zaten. Ama asıl bilmeniz gereken nokta şu; bu iki resmin birbirine benzerliğini bugün öğlen düzenleyene kadar farketmemiş olmam. İlk resimin sağ üst köşesindeki tarih okunmuyor ben söyleyeyim 15.05.1990. 4,5 yaşlarındayım. İkinci resim ondan bir 10 yıl sonra ortaokul yılları. Tabi ilki sadece boyama, ikincisi kendi yaratıcılığım. Tamamen kendime ait olduğunu düşünürken 1990 daki resmi görünce bilinçaltımın ne kadarda sağlam olduğunu farkettim. İnsan zihni böyle işte. Birşeyi hatırlamasan bilmesen bile, yıllar sonra bir yerden kendiliğinden oluşup ortaya çıkıveriyor demek ki. O kreş öğretmenim bunu hazırlayıp renklendirmemi istedi, bende bunu geleceğe taşıyıp farkında bile olmadan neredeyse aynısını çizerek üzerine kendimden birşeyler katıp sundum. Öğretmenlerimin çoğunu hep çok sevmişimdir zaten. Eli öpülesi çok öğretmenim oldu. 

iki resim arasındaki farkı bulunuz...


Bunu da paylaşayım dedim... Belki resim çalışmalarımı da paylaşırım yakında...

Yalnız bir cumartesinin getirdikleri

Orda beni duyan birisi varsa merhaba,

Tüm yasaklardan sonra bende kendime bir yasak koydum. Bir dakikamı bile boş geçirmeme yasağı. Yeter dedim kendi kendime, yeter artık engellediğin kendini. İlerleyemeyişimin arkasındaki tüm nedenleri bir kenara bıraktım ve birşeyler yapmaya karar verdim.

Ben hep vakıf üniversitesinde okumuş olmanın kompleksini taşıdım. Babam ben 4 yaşındayken kayıt yaptırdığı 2. üniversitesi olan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne geçen hafta, aftan yararlanıp tekrar girdi. Ve ben bunu kompleks olmaktan çıkarmaya karar verdim. Bu dönem kazanıpta gitmediğim İstanbul Üniversitesi'ndeki yüksek lisansa önümüzdeki dönem gitmeye hazır hissediyorum kendimi. (ki bundan daha sonra bahsedeceğim.) Babam 2012'de mezun olacak, ben 2013 te. Artık beraber okula gider geliriz. Bu ilginç deneyim süresince yaşadıklarımı da paylaşacağım.

Önümüzdeki döneme kadar yapmak isteyeceğim ve yapabileceklerimin bir listesini çıkarıyorum. Bir başak olarak plan yapmak her zaman keyifli, uygulamaksa her zaman tatmin edici, rahatlatıcı, huzur ve mutluluk verici oldu. Elimde değil! O yüzden kısa ve uzun vadede bazı planlar yapmaya başladım. Not alıyorum şimdilik hepsini. Kısa bir süre içerisinde de hayata geçirme niyetindeyim.

Dün sadece iş hayatıyla ilgili dökümantasyon çalışması yaptım. (3 parça el işi hariç) Okul hayatım boyunca edindiğim tüm dökümanları ve kitapları bir araya topladım. Babamın iş hayatında edindiği tüm dökümanları da ekleyince üstüne, etti mi sana bir balkon dolusu evrak ve kitap. Annem bu karmaşaya delirse de kağıdı kitabı görünce içimi bir heyecan sarıyor. Okumayı ne kadar çok sevdiğimi hatırladım dün.

İçeriklerini diğer yazılarımda yavaş yavaş paylaşacağım.

24 Şubat 2011 Perşembe

Derya Baykal'ın Aşkımızın Ataşı


Merhaba,

Derya Baykal'ın blogunda gezinirken bana ulaşan izleyicimin ricası üzerine bu postu hazırladım. Şuanda ofiste olduğum için sadece birkaç minik püf noktasını söyleyebileceğim :) 

Okumadan önce Derya Baykal'ın blogundaki post için lütfen tık tık 

Önce küçük ataşlarla denedim ama pek beğenemedim üstelik tığlarken zor oluyor. Bu yüzden 8 cm. lik büyük bir ataşla denedim ve daha çok beğendim. Tabi bu beğeniye bağlı. 8 cm. lik ataşları bükmesi zor oluyor, o yüzden size önerim kerpeten ile tam ortasından bükün. Bükerken dikkatli bir şekilde Derya Baykal'ın sitesindeki şekilde sırayla bükmeniz lazım kesinlikle. Bende küçük ataşlarla aşağıdaki gibi anlatmaya çalıştım. Umarım yardımı olur. 




Elimde şuanda 3 cm.lik ataşlar vardı. O yüzden 3 cm. olanlardan gösterdim ama kesinlikle bunlardan denemeyin. En az 5 cm. lik olanlarla yaparsanız daha güzel olur derim.




Öncelikle sağdaki ve yukardaki fotoğrafta olduğu gibi hafifçe ayırmanızı öneririm. Uzun kısım aşağıda ve önde kalacak şekilde.







Sonra öndeki uzun tarafın tam ortasından bükmeye başlıyoruz. Ancak aşağıdaki şekle dikkat ederek.





 

 Sonuçta elinizde bu şekil olacak biçimde bükmeniz lazım. Uzun kenar en önde kalmış olacak. Daha sonra ister kalbin üst sağından ister üst sol kulakçığından başlayarak Derya Baykal'ın da anlattığı gibi öndeki kalp formunun üzerine sık iğne ile tığlıyoruz. Hepsi bu. Oldu da bitti maşallah :))







Ofiste bu şekilde kullanıyorum :) Sevgilime mavisini yapacağım yine büyük ataşla. Evde de değişik kullanma fikirlerim yok değil...

Teşekkürler Derya abla :)

23 Şubat 2011 Çarşamba

iphone free uygulamalar - 1

Herkese merhaba,

Küçüklüğümden beri oturmuş bir alışkanlığım adetim var. Bu şu oluyor ki : sahip olduğum tüm oyuncakları, teknolojik oyuncaklar da dahil, incelemek, araştırmak, kurcalamak, söküp tekrar takmak; kısacası herşeyini öğrenmek, ondan ortaya başka şeyler çıkarmak :) daha kullanışlı ve faydalı hale getirmek gibi bir alışkanlığım var.
Geçtiğimiz gün cesaret edip, kazancımla ödeyeceğim ilk dokunmatik telefonumu aldım. Tabi alınca ilk gün 130 uygulama indirdim :) Neredeyse tüm FREE (ücretsiz) uygulamaları inceledim denebilir. Bunlar arasından beğendiklerimi sizinle paylaşmak istedim. Umarım beğenirsiniz.
Kendime göre bir  oyunlardan oluşan FREE TOP 5 yaptım. İlk liste aşağıdaki gibidir :

1. Angry Birds : Iphone kullanmayanların dahi bildiği muhteşem oyun. Sevgililer günü için yapılmış bir versiyonu da var, kalpli kalpli çok şeker :)  
 



2. Save Toshi : Angry Birds gibi fenomenliğe aday bir oyun. Dansetmeyi seven ancak yürümeyi bilmeyen bir kızımız :)) Çeşitli malzemelerden yapılan duvarları açılara göre yıkarak kızımızı dans pistine indirmeye çalışıyoruz. Oyun çok hızlı ve görüntü kalitesi gayet güzel. Kızın etrafında dönmesi süper akışkan zaten :)


 3. Cut the Rope : Ayy bu da çok bi keyifli. Minik yeşil hayvancığımız şekerleri pek bir tatlı yutuveriyor. Ancak ipleri doğru sırayla kesmeli, baloncukları zamanında patlatmalı, şekeri kırmamalı vs. vs. Zorlayıcı kısmı ise örümcek! Aaa tabi bir de unutmadan en zevklisi bu aşağıdaki balonlar, zortlaması süper :)) 


4. Fruit Ninja : Bu da çok keyifli. Parmağınızı ekranda istediğiniz yere bıçak gibi kullanarak havaya fırlatılan meyveleri kesiyorsunuz, Ninja tarzı. Birden hızlı hızlı fırlayınca tabi heyecandan ne olduğunu anlamadan kesiveriyorsun herşeyi.. Aman dikkat, bombaları kesmeyin !!



5. Crazy Coaster : İlk oynayı raylar bittiğinde noluoo bu dediğim ancak sonra çok sevdiğim bir oyun. Bir yerden sonra heyecandan pata küte oynadığım bir oyun :)) 
 

Şimdilik bu kadar. Bugün için sevdiklerim bunlar. Oyunlar dışında tüm uygulamaları deneyip yazacağım. 

Herkese iyi günler...

21 Şubat 2011 Pazartesi

üretici türetici üstüne bir de tüketici

Herkese merhaba,

Son zamanlarda bir arayış içerisine girdim. Hayatımda bir eksiklik var diyip durdum kendime ve sanırım ciddi ciddi bu sabah ilk kez bunun ne olduğunun farkına vardım. Bir burç yorumcusunun sosyal medyada başak burcu (tam bir başak burcuyum) ile ilgili yorumunu okuduktan sonra dank etti.

"Başak, ancak üretirse mutlu olur."

ÜRETMİYORUM... Olduğum yerde sayıyorum neredeyse 2 yıldır. O yüzden de mutsuzum daimi olarak. Üretmiyorum, türetmiyorum aksine sürekli tüketiyorum... Herşeyi tüketiyorum. Kendimi, çevremdekileri, içimi, yemekleri, kıyafetleri, işi herşeyi. Karşılığında üretmiyorum bile. 

İnsan taşınınca ne kadar çok eşyası olduğunun farkına varıyor. Ayıklamaya çalışıyorum ve aralarından çıkanlar beni bile şaşırtıyor. Kağıt hamurundan yaptığım yüzler, şeffaf koli bandından yaptığım nazar boncuğu veya çiçek süslemeli mücevher kutuları ve mumluklar, kitap ayraçları, karakalem çalışmalarım, kocaman resim defterinin içinden çıkan çoook eskiden yaptığım resimlerim, yeniden tasarladığım eski çantalar, bileklikler, telefon kılıfları, tasarımı bana ait örgüsü annemden şapka, atkı, bolero, kazak, kolsuz boğazlılar, kapşonlu ya da cepli kazaklar, ekmek sepeti, çeşit çeşit bir dünya şey çıktı ortaya. Onları görünce aldı mı beni bi düşünce... Son 2 yılda ürettiğim ya da türettiğim şeylere bir baktım ki ortada iki çizdirikten, 3 iplikten, birkaç kelam yazıdan başka bir şey yok!! Blog konusunu da zaten bu boşluk ve içimdeki biriken doluluk hissine borçluyum. O yüzden en kısa zamanda önceden yaptıklarımı burda yayınlayacağım. Ve yeni yeni türetkenliklere girişeceğim :)) 

Hadi hayırlısı.. Bana şans dileyin... :)

18 Şubat 2011 Cuma

post kendini anlatıyor

Bu postu başlık bulmadan yazmaya başlıyorum, elbet başlık kendi kendine ortaya çıkar. Ne üzerine yazdığımı da bilmiyorum ki. Haydi başlayalım.

Bu aralar pek iyi değilim. Dünya kara bir toprakmış gibi geliyor. Kara ve dibi gözükmeyen. Battıkça batıyorum sanki daha da derine. Bütün günü internette zevk almadan sörf yaparak geçirdim. Bu süre içinde yaptıklarımı aşağıdaki başlıklar altında özetleyebiliriz ;

1-Facebook 

2-Twitter
 
3-Blog dolaşmaları

4-İşle ilgili bazı araştırmalar

5-Origami (Üstelik bir kalp, bir yıldız ve bir köpek suratı yaptım)

6-Resim çizdim 
(Fotoğrafını çekemediğim için koyamıyorum.)

7-Duygularımı kelimelere dökmeye çalıştım ancak sildim attım. 

8-Komik videolar izledim.

9-Bloguma bir konuda yazı yazmayı düşündüm, denedim, başarısız oldum. 

vs. vs. vs. 

Çeşitli girişimlerde bulundum ancak yine de bugün yüzümü şöyle renkli renkli güldürecek birşey bulamadım.


Ve farkettim ki hayat birisiyle paylaşmadıktan sonra çok anlamsız. Yaptığın herşey bir anda anlamını yitiriyor. Başarılar, başarısızlıklar, mutluluk, mutsuzluk, gözyaşı gibi... Bunları paylaştığın, dertlerini anlattığın, beraber gülüp ağladığın birisi yok ise eğer, gerçekten de yaşam anlamını oracıkta yitiriveriyor.


Geçtiğimiz 1,5 yılı değerlendirdiğimde gördüm ki ; gitgide yalnızlaşmışım. Kendi kendime nasihatlarda bulundum, insanlara güvenme damla!! Tabi pek başarılı olamadım bu konuda ama üzerinde denemeler yapmaya devam ediyorum.

Dün 7 yıllık bir arkadaşıma gittim, oturduk sohbet muhabbet, maç izledik vs. Dedi ki ; "Senin kadar enerjisi hep çok yüksek birini ilk kez bu kadar durgun ve keyifsiz görüyorum." Haklı ne diyebilirim ki.

Sonuç olarak; haftanın son iş günü bitmek üzere iken durumum : keyifsiz bir damla...

16 Şubat 2011 Çarşamba

aşk tesadüfleri severmiş

Aşk Tesadüfleri Sever

Veee sonunda taşınma yüzünden ve bazı olumsuzluklar nedeniyle ertelediğim sinema keyfini yaşadım. Ancak düşündüğümden farklı etkiler yarattı film bende. Ben düşünmüştüm ki giderim iki ağlarım son sahnelerde, ohh rahatlarım hem... Nitekim öyle olmadı. Nedense filmin hemen hemen her anında bir ağlama güdüsü doğdu bende!! Tamam ben sulugözümdür de o kadar da değil!..

Benim gibi azımsanmayacak sayıda film izlemiş, izleyen ve takip eden biri için, üstelik başak burcunun tipik özelliği olan eleştirel yönüme rağmen bu filmi kesinlikle eleştiremeyeceğim. Üstüne bir de filmi birkaç defa daha izleyip değişik açılardan filmi ve hissettirdiklerini değerlendirmem lazım. Bir kez daha izlemeden bende yarattığı etkiyi tam olarak söyleyemeyeceğim. Ama şu kadarını söyleyebilirim ki filmin neredeyse her sahnesi içimde çok derinlerde bir yerlerde gömüp bıraktığım şeyleri anımsattı. Sanırım bu yüzden bu kadar hüzünlendim...

MUTLAKA GİDİLİP İZLENMELİ!!!


Çok muhteşem ve harika bir film olduğunu düşünmemin en önemli sebebi bende yarattığı derinlik hissi. Uzun zamandır bu kadar içime dokunan bir film izlememiştim. Gerçekten bu film bana çok dokundu...

15 Şubat 2011 Salı

taze nefes

Yeni bir ev...
Yeni düzen...
Yeni oda...
Yeni heyecanlar...
Yeni bir hayat...
Kısacası taze nefes...

Doğduğum günden beri içinde bulunduğum ev sayısı dün taşındığımızla birlikte 8. Ne asker çocuğuyum, ne polis ne de öğretmen. Bu aslına bakarsanız oldukça fazla bir rakam. Sonuçta İstanbul'da Kadıköy ve Üsküdar semtlerinde tam 8 ev.
8 ev demek, 7 taşınma merasimi demek, 8 ayrı ev düzeni, ayrı ev şekli, yaşama biçimi demek. Sonuçta henüz 25 yaşındayım.

Gerçi yaşadığım ev sadece 1 taneydi, umarım bu 2. olur... Yaşadığım derken, yaşam dolu olduğumdan bahsediyorum. En güzel günlerimi Kozyatağı İnönü caddesindeki Menekşe apartmanında geçirdim. İlk dostluklar, ilk aşk, ilk heyecanlar, yeni okullar, bir sürü harika şeyler. Kötü günleri anımsamıyorum, anımsamak istemiyorum. Orda yaşadığım tüm güzel şeyler de orayla birlikte gömüldü.

Şimdi yeni bir eve taşındık, çok şirin, çok güzel, çok samimi, sıcacık bir yuva... Uzun yıllardır o evden sonra taşındığımız 3 evden sonra bu ev, yuva demeye en yakın olduğum yer... Çok çok mutluyum, sadece paylaşmak istedim. Umarım hayırlısı olur ailem ve benim için :) Bir tek kendi yuvamı kurmak kaldı...

21 Ocak 2011 Cuma

Karadeniz'de gemileri batmak

Bu deyimi hep duyardım duymasına ama tam olarak ne olduğunu anlamam için şuanda bulunduğum yerde çalışmam gerekiyormuş. 1,5 yıldır yaptığım iş, gemilere dünyanın tüm limanlarında yağ ve yakıt alıp satmak. Bunker Trader. İşimin ayrıntılarına pek girmeyeceğim. İlerde birgün belki.
Deyimden bahsetmek istiyorum biraz.
"Karadeniz’de gemilerin mi battı?"cümlesinin "Derin derin ne düşünüyorsun?" manasında kullanıldığını bana babam öğretti. Bu gibi cümleleri, bilmediğim tüm kelimeleri küçükken sürekli babama sorardım. Batmak ne demek ? Gemi ne demek ? Deniz ne demek ? Niye Karadeniz ? Tek deniz o mu ? Konumuzla ne alakası var ? Gemisi batan sadece düşünür mü ? gibi gibi çeşitli uzun uzun sorular sorardım. Zaten her zaman çok meraklı birisiydim. Çocukluğum da sürekli sorularla geçti haliyle... Herşeyin anlamını uzun uzun sorar, irdeler ve incelerdim. Büyüdüm ve gördüm ki, babamla küçükken oynadığımız soru-cevap oyunları hayatıma çok şey kattı.
Şimdi gemi diyince akla gelen görüntü genelde aşağıdaki gibi bir gemidir.


Enfes bir cruise gemisi...

Oysa ki bizim çalıştığımız gemiler genelde bunlar gibi oluyor ;


Dünyanın en büyük yük gemisidir kendisi.

Veee....

Bu minikte bizim şirketin gemilerinden sadece birisi.

Küçükken hep en üstteki gibi gemileri hayal ederdim, büyüdüm ve bu işe girdim. Şimdi bunlardan başka gemi hayal edemiyorum. Şahane cruise gemileri garip geliyor :)

Karadeniz'de gemisi batan adamı ben gördüm!!!...
Gerçekten gördüm. Çarpışanlar, yolda kalanlar, yük ıslatanlar, yan yatanlar. En kötüsü karaya oturanlar. Burda çalıştığım sürede bir sürü şey öğrendim. Armatörler der ki : "Gemi karaya oturacağına batsın." Çünkü batınca sigortadan parasını alıyorsun, borçlarını ödemiyorsun. Armatörlük öyle prestijli bir isim gibi gözükse de çok ama çok zor bir iş. Stres bir kere insanları öldürüyor. Ucuz işçi çalıştırıldığı için ve operasyona yeterince bilgisi olmayan ya da dikkat etmeyen insanlar koydukları için; gemi gittiği limanlarda günlerce yatabiliyor. Ya da ekstradan bir sürü masrafı çıkabiliyor. Bir de üzerine gemi karaya oturunca, çekiciye verilen para, tersaneye verilen para, o sürede olağan tüm masraflarda aynen devam ettiği için batsın daha iyi diyorlar. Önceleri garip geldi, "manyak mısınız niye batsın güzelim bilmem kaç bin tonluk gemiler!!" diye düşünüyordum. Üstelik o demir yığını denizede kirlilik, çünkü batan gemiyi kimse çıkarmaz. Örneğin TITANIC... 


Şuanda boğazda 23 batık gemi olduğunu biliyor muydunuz. Hemen aşağıdaki linkten bir göz atabilirsiniz ayrıntılara.
http://www.denizhaber.com/HABER/24823/3/gemi-deniz-bogazlar-batik.html


Gemiler batmasın, deniz kirlenmesin... 
Gemiler batmasın, ruhumuz kararmasın... 


Benim ruhumda batık gemilerle dolu. O yüzden hayatımda daha fazla geminin batmamasına ihtiyacım var şuanda...

herşey her yerde...

Bugün herşey her yerde, herkes her yerde, aklım hep başka yerde. Ama tam olarak nerde?!
Ara sıra böyle anlamsız yazılar yazabilirim, içinde benim bir sürü anlam yüklediğim kelimelerle birlikte. Bu yıl başaklar için sanatsal aktivite içinde olacak diyorlar. Sanat yönümü geçen yıl hiç ama hiç doldurmadım. Bir sürü küçük çizim, birkaç büyük çizimlerim dışında bir yılı aslında bomboş geçirdim. O çizimlerde haliyle son derece depresif, yalnızlık dolu oldular. Bu yıl karakalemin köküne inip ağır çalışmalar yapmayı düşünüyorum, daha özgün, daha damla olan. Belki ilerde paylaşabilirim azıcık azıcık çizimlerimi. Bu konuda evet kabul ediyorum, bir sır gibi kendime sakladım bu yönümü. Lisede beni yarışmaya sokmaya çalışan resim öğretmenim, bu yeteneği bana geçiren babam dışında pek kimse bilmez ne kadar iyi resim yapabildiğimi. Ben bile :) Kimseye göstermediğim için kapalı bir kutu bu yönüm.

Tabi bir de yazdığım minik hikayeler var, ki bunları bırakalı uzun zaman oldu. Hayal gücümü genişleten, geliştiren bu önemli iki şeyi bırakmam, aksatmam iyi olmadı bence.

Sanatla ilgili geçen yıl ne yaptım diye düşünüyorum. Bale, opera, tiyatro, sergi, müze, saray, bienal... 2010 da hayatımda yok denecek kadar vardı. Bir iki de konsere, festivale gittim. Bu yıl açığı kapatmam lazım.

Kafam o kadar karışık ki, yazmam yazmam yazmam lazım. Durmadan. Toparlayabilmem için herşeyi. Önümüzdeki birkaç günü kendime ayırmam lazım sadece. Çünkü görünen o ki etrafımda güvenebileceğim, anlatabileceğim, paylaşabileceğim pek kimse yok. Bu dünyaya hep yalnız geliyoruz, yalnız gidiyoruz. Ömür geçtikçe sanırım insan daha da yalnızlaşıyor. Fikirler değişiyor, hayatlar değişiyor, istekler amaçlar, gelecekler değişiyor. Bu da insanları en yakınlarından gitgide ayırıyor. Sanal dünya da bizi gitgide sanallaştırıyor. Ama elle tutulana bakınca yalnızız aslında çoğu zaman. Ki bu hiç sorun değil. İnsanoğlu herşeyi zamanla öğreniyor. Hemen hemen herşeyi. Bazıları çok zaman alıyor, bazıları saniyeler. Bazı şeylerde de zorunda bırakılıyorsun. En zoru da bu. Hayatının ucunda kenarında bile olmasını istemediğin şeylerle yaşamak zorunda bırakılıyorsun.

Neyse bırakalım bunları. Karışıklık nasıl gider ? Kırışıklık gibi bununda bir kremi olsa, sürsen çözülse herşey...

17 Ocak 2011 Pazartesi

Çilekli durak

Merhaba herkese, 

Bu yazının isminin çilekli durak olması sadece bana o günü hatırlatacak bir kelime olmasındandır. Birkaç gün önce bir durakta yazdığım bu yazıyı sizinle paylaşmak istedim...
Tabi bu yazıyı yazarken aşağıdaki gibi konforlu bi durakta olmak isterdim...

"Neymiş, 14 Ocak 2011 miş. Saat tahmini 8'e geliyor. Atatürk Cad. Ulaştır Sokak durağındayım. Evet tam olarak durakta :) Hayatım boyunca hep sevmişimdir durakları. Bunun gibi sessiz olanları değil de, Kadıköy, Göztepe, Yenisahra durakları mesela, onları daha bir sevmişimdir. 


Duraklar... İnsan hayatında da olan duraklar. Duraklama anları. Hapşururken kalbinin durduğu anlar, aşık olduğunda hayatının durduğu anlar, heyecandan nefesini tutup kaldığın anlar, gülmekten nefes alamadığın anlar; giderken sevdiğin arkasından baktığın ve o gittikten sonra geride kalan koca bir yalnızlığın geçmesini beklediğin anlar. Tüm bu duraklar bizi daha güçlü, daha mutlu, daha huzurlu yapan duraklar. Duraklardan çok şey öğrenebilir insan. İnsanlık ta buna dahil. 

Durakta öylece oturursun. Tam da bu cümleyi yazmıştım ki bir adam bana buralarda market var mı diye sordu. Eşi de yanında, meyve alacaklarmış. "bak yerde çilek var ama reçel, olma mı ?" diyecektim :))  Yere düşüp kırılmış kavanoz parçalarının arasındaki çilek reçeli!! Her geçen sanki burda katliam yapmışım gibi yüzüme bakıyor. Zaten durakta yazı yazan bir deli görüyorlar, bir de çilek reçeli fazla tabi!! Gelen otobüslere binmeyen sıkı sıkıya giyinmiş bir kız. Giyinmek demişken, aklıma ayaklarımın ne kadar da üşüdüğü, keşke 2 çorap giyseydim düşüncesi geliyor. Evet evet çok soğuk. Hastalığın pençesinden henüz kurtulamamış biri olarak tekrar kendimi o kollara atmamalıyım. 

Yazmak iyi geldi ama şimdilik. Ahh bir de çizebilsem..."

11 Ocak 2011 Salı

İlk yazı...



Bu ilk yazım. İlk kez bu kadar herkese açık olabilecek bir yerde yazıyorum. Belki kimse okumaz ama ben yine de yazıyorum. İlkokuldan beri arkadaşım olan güzel insan Pelin Durukan'a teşekkür etmem lazım bunun için. Onu da bir yazıda ayrıca yapacağım zaten :) 

Kendisi sıkı bir blogger dır. Burdan blogunu ziyaret edebilirsiniz. http://plndrkn.blogspot.com/
Biraz beni yazmaya iten sebepten bahsetmek istiyorum bu ilk yazımda.
Yorgunluk...
Yoruldum artık herşeyden... Dost sandıklarımın kazıklarından, işten, aşktan, aileden, sürekli hasta olmaktan... Yorulmadığım birşey yok ki. Ne sağlık kaldı, ne huzur, ne de dost. Kendimle başbaşa kaldım. Herşey o kadar karışık ki, bu yazı da da bir düzgünlük aramamalısınız. Karmakarışık kafam, hayatım, geleceğim, geçmişim, şuan. Bu yüzden durmaya karar verdim olduğum yerde, karmaşıklığın ortasında. Eskiden hep çırpınırdım çıkmak için, çırpındıkça bataklıktaymışım gibi batardım gitgide. Bu yüzden durmaya ve hiçbir şey yapmamaya karar verdim bu defa. O yüzden yazmak istedim. Bu yazı; bir harekette bulunmadan sadece düşüncelerimi yazıya geçirip, sonradan okuyup toparlayabileceğim kelimeleri oluşturuyor.
İlk yazımda bu kadar karamsar olmak istemezdim doğrusu ama beni genelde yazmaya iten sebep hep bu karamsarlık oluyor. Ortaokuldan beri tuttuğum günlüklerin hepsine bakıyorum da, genelde kötü günlerim yazıyor. Sanırım bu benim arınma şeklim. Yazmak... Sanki her kelime içimdekileri tek tek yeniliyor. Arınıyorum her kelimeyle. Bu yüzden durmadan yazmak yazmak istiyorum.
Güzel şeylerde yazmak istiyorum elbet. Bakalım, girdik bir yola, yol bizi nereye götürecek...
Benim içimde neler yeşerecek göreceğiz...